Tarihi Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihi Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster






GoodReads Puanı: 3,6
400 sayfa

 

Tarih, büyük adamların metreslerini yazmaz...

New York, 1845…

Kentin gaz lambalarıyla aydınlatılmış sokakları, yoksul göçmenler ve eski zenginler, tuzaklar ve fırsatlar, nefret ve tutku, suç ve masumiyetle yeniden inşa edilirken, herkesin dilinde tek bir şiir var:
“Kuzgun”. Yazan Edgar Allan Poe...

Şair Frances Osgood, eşinin ihanetiyle yıkılarak çocuklarıyla
bir dostunun evine sığınmıştır. Bir edebiyat toplantısında,
meşhur Edgar Poe’yla tanışır. Yazdıklarından pek hoşlanmasa da kişiliğinden etkilenir. İkilinin karşılaşmaları, baştan çıkarıcı bir maceraya dönüşürken, Frances bu esrarlı adamın büyüsüne kapılır. Ne var ki, Edgar’ın hasta eşi Virginia da Frances’le arkadaş olmak isteyince,
olaylar tıpkı Poe’nun hikâyeleri gibi karanlık bir hal alacaktır.

Dünya edebiyatının devi Edgar Allan Poe’nun iblisleri, şair Frances Osgood’un arzuları ve Bayan Poe’nun saplantılarıyla heyecan verici bir aşk üçgeni...
 
 
 
 
Kitap İle İlgili Düşüncelerim:
 
 
Kitap Poe ile Frances'in tanışmalarından, ilişkilerinin başlayıp ilerlemesi ve sonlanmasına kadar olan dönemi kurgu ile ele alıyor. Kimi tarihçiler bu ilişkiyi reddetseler de Cullen yaptığı araştırmalarda böyle bir durumun varlığı olduğunu görmüş ve bunun üzerine -biraz da tereddütle- yazmaya başlamış.
 
 
"Frances Sargent Osgood (doğum adı: Frances Sargent Locke) (d. 18 Haziran 1811 - ö. 12 Mayıs 1850), ABD'li şair ve döneminin en popüler kadın yazarlarından biridir. Lakabı "Fanny" olan yazar, ayrıca Edgar Allan Poe ile birbirlerine yazdıkları romantik şiirlerle tanınır," şeklinde bir açıklama var Wikipedia'da Osgood hakkında. Kocası Samuel Osgood bir ressam ve kitapta sadakatsiz bir eş olarak geçiyor (muhtemelen eski sosyete verilerine dayanılarak yazılmış).  Hakkında bir makaleye rastladım, buyrun: Frances Osgood. Burada da detaylı biyografisi var: Frances Osgood Bio.
 
Poe'yu hepimiz aşağı yukarı biliyoruz. Kötü bir çocukluk geçirmiş, karanlık hikayeler yazan bir acayip kişi. Cullen bunun derinine inmeye çalışmış ama yine de pek az şey aktarabilmiş bence. Yani dış görünüşü daha ön plana çıkarmış gibi geldi bana.
 
Romanın diğer önemli kişisi elbetteki Virginia Poe. Poe'nun çocuk gelini. 13 yaşında iken yazarla evlenmiş. Biz romanda onu 23 yaşında tanıyoruz. Kendisi kırılgan, kıskanç ve hasta biri olarak karşımıza çıkıyor; acınası bir tip gibi duruyor. Oysa kitabın sonlarında gerçek ortaya çıkıyor. Tabii ki yazarın kurguladığı gerçek.
 
Aslında detaya çok girmek istemiyorum çünkü ortada kurgulanmış bir takım şeyler var, bunlardan birini bile söylemek spoiler olur dolayısıyla biçim olarak eleştireyim istiyorum birazda.
 
Anlatım birinci tekil şahıs. Ne yazık ki. Fanny'nin gözünden anlatıldığı için öyle yazılması doğru belki ama ben hiç sevmiyorum bu tarzı maalesef. Dolayısıyla okurken pek hoşlanmadım desem bu durumdan doğru olur. Romantizm aşırı vardı bence ki ben tarihi kurgularda daha çok olayların ön plana çıkmasını isterim. Tarihi Romans olsa tamam. Ama bu bir tarihi kurgu ise olaylar başrolde olmalı. Yer yer monotonluk vardı ve sıkıldım. Sonlara doğru biraz açıldı. Olayların birbirine bağlanması güzeldi ancak anlatım sanki onları sıradan kılmıştı. Betimleme şahıslar nezdinde güzelse de dönem daha iyi anlatılabilir, çevre daha ayrıntılı tasvir edilebilirdi gibi geldi. Yine de güzeldi. Sonuç olarak benim için orta karar bir kitap oldu diyebilirim. İlginizi çektiyse okuyun derim.
 
 
Son olarak; ilk kapak ne güzel değil mi? Keşke o olsaydı. O çok uygun. Ve kitabın adı neden Bayan Poe? Bunun iki nedeni var ve kitap içinde açıklıyor. Ben açıklamayayım; siz okuyun bence ;) Ve yine her zamanki uyarım: Doğan Kitap Redaksiyon ve Son Okumaya dikkat lütfen...

 
Aile Ağacı:
 
 




Kitabın İçinden: 

"Bir şaire aşık olmayın, Bayan Osgood. Tek sevdikleri sözcüklerdir..."
 
 
 
 
 
 
 






Tanıtımında yazılanlara ek olarak söyleyeceğim çok az şeyin olduğu bir roman "Merhamet Sokağı". Bir sokağın adı bu. Bom-Crioulo ile aşığı ergen Aleixo'nun buluştukları bir pansiyonun bulunduğu yer... O pansiyonun sahibesi Dona Carolina. Bir aşk üçgeni, ihanet, eşcinsellik, tutku... Sıradan konular ve sıradan bir anlatım. 1895 yılında yazıldığını göz önünde bulundurursak cesur... ama yeterli olmayan bir roman diyebilirim.




Kitap Tanıtımı:


İlk olarak 1895 yılında yayınlanan "Merhamet Sokağı", her bakımdan modern, yayınlandığı dönemin bir tabusunu yıkan, eşcinsellik konusunda yazılmış, bilinen ilk roman. Bunun yanı sıra, yazar, klasik-modern karışımı bir kahraman yaratmış: Sevdiği beyaz delikanlıyı öldürerek tutkunun tutsaklığından kurtulan, eşcinsel bir Othello! Böylesine olgun ve şaşırtıcı bir romanın yüz yıl önce yazılıp yayınlanmış olması, roman sanatı bakımından önemli bir uğrak. Ama romanın daha önemli bir özelliği var: Sanki "bugün" yazılmış gibi... 
Romanın kahramanı, Bom-Crioulo adında bir "zenci". O dönemin Brezilya'sında "makbul" olan "zenci", toplumun kendisine verdiği "çok mütevazı" yerle yetinmesini bilen, çok uysal bir "zenci"dir; yani televizyondaki Brezilya dizilerinden, 'Köle Isaura'dan tanıdığımız "zenci". Oysa Adolfo Caminha'nın yarattığı "zenci" geleceğinm siyahıdır. Boyun eğmeyen, akıllı, güçlü ve beyazlar karşısında aşağılık duygusu taşımayan, eşcinsel bir siyah! Yazar bununla da kalmaz: On yedi yaşındaki bir beyaz muçoyu bu kahramanın karşısına yerleştirir. 
Caminha, böyle bir konuyu işlemesine karşın, zamanın koşulları gereği, evrensel "edep" ve "haya" çizgisini "zorlamamış", buna karşın, aralarında Portekizli dilber Dona Carolina da olmak üzere, üç kahramanın iç dünyalarını "modern " ve "naif" bir yetkinlikle işlemiştır. 
'Merhamet Sokağı', ilk yayınlanışından bu yana geçen yüz yıla yenilmemiş, daha nice yüzyıllara karşı koyabilecek yeni bir roman.









"Savaşan mı yoksa savaşmayı reddeden mi? Kimdir daha cesur olan?" diyor tanıtımında kitabın. Bir Vicdani Redci olarak diyorum ki tabii ki reddedendir. Çünkü "Her Türk asker doğar" gibi saçma sapan bir anlayışın olduğu ülkemizde, savaşa karşı, öldürmeye karşı olduğunu (ne olursa olsun) söylemek cesaret işidir. Dünyada da bu böyledir. I. Dünya Savaşı'nda ve II.sinde bunu söyleyenleri düşünün bir de... The Absolutist, yani kitaptaki çevirimi ile Mutlakçı olarak geçiyor ve radikal vicdani redcileri tanımlıyor. Baş kahraman Tristan Sadler bir Mutlakçı değil, o bir "günün adamı". Koşullar ne ise ona uyuyor. Ama onun aşık olduğu adam Will ise bir Mutlakçıya dönüşen bir vicdani redci. İngiliz Birliklerinde tanışıyorlar ve aralarında bir şeyler yaşanıyor. Savaşın o zor koşullarında... Tristan, Will yüzünden hayal kırıklığına uğruyor defalarca... Görmezden geliniyor bazen. Yaşadıkları şeyler onları birbirine bağlıyor ancak... Gerisini kitaptan okuyun. Sade bir dille yazılmış, gerçekçi ve dokunaklı bir kitap. John Boyne ile tanışma kitabım oldu ve sevdim, devamının gelmesi dileğiyle...


Kitaptan sevdiğim bir söz: "Sanki hepimiz şiddete karşı bağışıklık kazanmışız"



Kitap Tanıtımı:


Savaşan mı yoksa savaşmayı reddeden mi? Kimdir daha cesur olan?
“Bir askerin ölümünü milli bir utanç değil de iftihar kaynağı saymak ne garip.”

Tristan Sadler, adımlarını sürükleyerek gittiği küçük kasabada ölü arkadaşının ailesiyle yüzleşecek. Ve ölü mektupların anlatamadığını Tristan anlatacak:

Büyük Savaş’ı…
Birbirlerini öldüren, birbirlerini seven, ölümün acısını birbirine bakan iki yürekte dindirmeye çalışan genç erkekleri…
Öldürmeyi ve savaşmayı reddedenleri…
Korkaklıkla ve hainlikle suçlanıp infaz edilenleri…
Erkekliğin yeniden ve yeniden sınandığı savaş yıllarını…
Korkaklığın ve eksik erkekliğin “utancıyla” yüzlerini kapatan 
namuslu ve vatanperver evleri…

Tristan’ın hikâyesinden geriye vicdanın en cevapsız sorusu kalacak: Savaşan mı yoksa savaşmayı reddeden mi? Kimdir daha cesur olan?

Yazar Hakkında:
John Boyne 1971’de İrlanda’da doğdu. Edebiyata öyküyle başladı. İki kez İrlanda Kitap Ödülü’nü kazanan, New York Times’ın bestseller listesinde zirveye çıkan, dünyada 5 milyondan fazla satan ve 2008’de filme alınan Çizgili Pijamalı Çocuk (2006) ile birlikte sekiz romanı var. Romanları 42 dile çevrilen John Boyne Dublin’de yaşıyor ve şu anda dokuzuncu romanı üzerinde çalışıyor.



Kitabın ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.









Sizce de kapak harika değil mi?



Türü: Tarihi Kurgu, Paranormal, Gizem
Sayfa Sayısı: 304 (Kindle Edition)

"Doctor Who ile Sherlock bir romanda buluşursa ortaya Jackaby çıkar."

Alıntı: "All the world’s a stage, as they say, and I seem to have the only seat in the house with a view behind the curtain." = "Bütün dünya bir sahnedir, dediklerine göre yani. Ve perdenin arkasındaki koltukta oturup izleme şansına bir tek ben sahibim."

3,5 YILDIZ



1892, ABD, New England Eyaleti, New Fiddleham bölgesi... Abigail Rook adında bir genç kız gemi yolculuğundan yeni inmiş, karaya adım atmıştır. İş bulmak ister. Orada R. F. Jackaby adında çok ama çok egzantrik bir adam ile karşılaşır. Adam sadece ona bakarak onun nereden geldiğini, birkaç saat önce neler yaptığını söyler. Abigail afallar. Adam, sakin bir yüzle ortamı terk ederken, Abigail ardından bakakalır. İş aramaya devam ettiğinde bir yerde bir ilana rastlar. İlanda gözlem gücü yüksek ve tehlikeden korkmayan bir asistan arandığı yazmaktadır. Ve küçük de bir not vardır: "Lütfen girişteki yaratığa gözünüzü dikmeyin."

Abigail tarif edilen adrese gider, ve pek tabii ki girişteki yaratık ile göz göze gelir. BAM! Ortalığı acayip bir koku ve duman sarar. Jackaby hemen yetişerek ikisini de gittikçe kötüleşen ortamdan uzaklaşır (ortam derken Jackaby'ın acayip şeylerle dolu ofis-evinden bahsediyorum elbette!). İlk case'lerine doğru giderler ve Abigail'in performansı Jackaby'ı ikna eder. Abby işe başlar. Eve geri döndüklerinde Abby'yi iki sürpriz beklemektedir: Bir hayalet olan Jenny ve eski insan-yeni kurbağa Douglas (Onların hikayelerini es geçiyorum, okuyunca bilgilenirsiniz ne de olsa.). Böylece babası bir arkeolog olan ve küçüklükten beri arkeolog olmak isteyen maceracı kız Abigail Rook ve fazlasıyla Sherlock'u hatırlatan Paranormal Sherlock diye adlandırdığım R. F. Jackaby ile garip bir olaylar silsilesi içinde buluyoruz kendimizi, ki bol bol cinayet ve gizem var.

Değerlendirmeye gelecek olursam eğer, kitabı genel olarak sevdim. Özellikle de gizemli yanını. Ancak, dediğim gibi Jackaby sanki direkt Benedict Cumberbatch-Sherlock tiplemesinden kopyalanmış gibi idi (onun kadar alaycı değildi tabi, olsa belki daha hoşuma giderdi). Ayrıca, Abigail Rook'un gemiden iner inmez dinlenmeden iş bulması ve hemen maceraya atılması inandırıcı değildi. Keşke New Fiddleham'ı biraz gezse, bir-iki gün bir hotelde kalsa ve sonra tekrar Jackaby ile karşılaşsa idi. Hikayede burası biraz saçma olmuştu. Onun dışında mitolojiden ve bol bol fantastik öğelerden yararlanması çok hoşuma gitti: Köpekadamlar, Bansheeler, Redcapler, hayaletler, shapeshifterlar... Gerçekten kurgu bu anlamda başarılı idi, tasvirler de aynı şekilde. Sonuç olarak, hikayeyi genel olarak sevdim, devam kitabını zevkle okuyacağıma inanıyorum.

P.S.: R. F. Jackaby'daki R. F. nedir kitap boyunca bir öğrenemedik gitti, meraklardayım. Umarım ikinci kitapta öğreniriz. 

P.S.2: Jenny ile Douglas'a bittim, umarım onları daha çok okuruz. Çok tatlılar <3




Zihnimde canlanan karakterler: Abigail Rook (Dakota Fanning), R. F. Jackaby (Benedict Cumberbatch)





Biliyorum kapak kötü ama bunun bir self pub. eseri olduğunu unutmayın. Ben SmashWords'den satın aldım ve okudum bitti.

Konu (İng.): Rome, 10BC. Manilus Dardanus, a new soldier from the provinces, applies for a military sponsorship with Cassius Valerian, the general of a small legion patrolling the northern frontier. Idealistic and naive, Dardanus has a lot to learn about the life he has chosen, and at first the brusque and reticent general seems the least willing candidate to teach him; but gradually a bond begins to form between this unlikely pair, one that neither could ever have imagined. 


Over the course of a blood-soaked summer in the wild, as Dardanus struggles with coming of age and Valerian wrestles the ghosts of his past, battles and betrayals on every side threaten to end that fragile bond—and possibly their lives.



Türkçe Yorum: M.Ö. 10 yılı, Roma. Dardanus adında 20 yaşında bir asker adayı büyük general Valerian'ın 24. Lejyon'una katılmak için onun bulunduğu yere gelir. Valerian gönülsüz de olsa Dardanus'un sponsoru (koruyucusu) olmuştur. Crassus Valerian 40 yaşında bir ordu generalidir ve karısı ile oğlunu yıllar evvel doğum sırasında kaybetmiştir. Valerian o zamandan bu yana yalnızdır. 

Dardanus ise kendi benliğini ve isteklerini henüz tam kavramamış bir genç adamdır. Ama Valerian'ı görünce yavaş yavaş kendi istekleri ona kendini hissettirmeye başlar. Dardanus sürekli kendini kanıtlama gayesi içerisindedir çünkü zayıf görünmek istemez. Zayıf olmak hem kendine hem ailesine hem de Valerian'a karşı mahcup olmak demektir ki zamanla içindeki asıl cesaret ve zeka ortaya çıkar.

Bir yandan iyi bir asker ve laticlavius (generalin sağ kolu) olmaya çalışırken bir yandan da duygularını serbest bırakacak ve Valerian ile aşk yaşamaya başlayacaktır.

Yazarında sondaki notunda bahsettiği gibi o zamanlar esas gerçek aşkın iki erkek arasında yaşanabileceği, çünkü erkek vücudunun güzelliğin en doruk noktası olduğuna inanıldığı söyleniliyor. Nitekim hikayede de buna vurgu var gibi hissediyoruz. 

Benim esas sevdiğim şey yazarın yarattığı kurgu ve karakterlerin sağlamlığı ile anlatışı. Savaş sahneleri mesela gerçekten çok güzel anlatılmıştı. Kendini zevkle okutmayı başarıyor. Allegiance adlı kitabı daha çok sevmiştim  ama bunu da cidden çok sevdim.

Puanım: 4 YILDIZ


Not: Eşcinsellik vardır, ona göre okumaya kalkınız. Dileyene epub dosyasını gönderebilirim. 

Heather Domin - Allegiance: A Dublin Novella (TKKB)





Mayıs'ın sonundan beridir doğru düzgün bir okuma yapamamıştım. M&M Romance ve Tarihi Kurgu türünü birleştiren bir kitap okumak istedim ve ilk olarak The Actor and The Earl'e başladım. Kurgu falan o kadar saçma ve basit geldi ki bıraktım. Daha sonra ise GR'te bunu gördüm. Tanıtım çok ilgi çekici idi, SmashWords'ten indirip (free bu arada) okumaya başladım.

Öncelikle Irlanda İç Savaşı ile ilgili kısa bir bilgi vereyim:  Irlandalı Cumhuriyet yanlıları ile Irlandalı Birlik yanlıları (İngiltere yanlıları da diyebiliriz) arasında 1922-1923 arasında gerçekleşen ve İrlanda Bağımsızlık Savaşı olarak da adlandırılan çok kanlı bir savaştır. Four Courts adlı bölgede önemli çatışmalar yaşanır. 




İngiltere de pek tabii ki ülkeye ajanlarını sokmuştur. Yaklaşık olarak 4000 kişinin öldüğü yazıyor ilgili kaynaklarda. Michael Collins ve Eamon de Valera başı çeker.


Hikayeye gelecek olursam eğer; 

Yıl: 1922

Dublin gergin.
Bir şeyler olacak çok belli.
İrlandalılar kızgın.
Özellikle de genç erkekler.
Allegience diye bir grup var, IRA için bazı gizli işleri yapıyorlar. 
İngiltere tarafından görevlendirilen William Young, Dublin'e gelerek bu grubu gözlemlemek ile yükümlü. 
William, kendine yeni bir hayat kurmak için Dublin'e gelmiş  sıradan bir İskoç (ona Prod diyorlar ilk başta) olarak Gerald ve kızı Mary'nin barında çalışmaya başlar. 
Kısa sürede bütün grubun güvenini kazanır ve tabii ki Allegiance'in da (Shane Kelly dışında). Bu grupta bir de Adam Elliott adında bir de genç İrlandalı vardır. Her şey sakin giderken  William ile Adam hiç ummadıkları şekilde yakınlaşırlar. Aralarındaki çekim büyür büyür ve bir ihtiyaca ve ardından aşka dönüşür. 

Willam'in geçmişi, Adam'in vatan sevgisi, Allegiance, İrlanda, IRA ve İngiltere'yi barındıran çok değişkenli denklemde AŞK kendine nasıl bir yol bulacaktır? 




Resim temsilidir.


Çok çok sevdim. Kesinlikle iyi yazılmış ve kurgulanmış güzel bir hikaye idi. Kötü son da olabilirdi açıkçası ama öyle olmadığına sevindim. Keşke çevrilmesi söz konusu olsa.




Yeni Kitap Tanıtımı:




Yazar: Oliver Bowden
Çevirmen:Erhan Gülşen&Ufuk Yılmaz
Sayfa Sayısı: 479
Etiket fiyatı:25 TL
Baskı Yılı: 2014
Yayınevi: Epsilon Yayınları

Fantastik, bilimkurgu ve tarih bir arada...

“AİLEME İHANET EDENLERDEN İNTİKAMIMI ALACAĞIM.
BEN EZIO AUDITORE DA FRIENZE. BEN BİR ASSASİN’İM...”

Oliver Bowden
ASSASSIN'S CREED / Rönesans / Suikastçının İnancı

HAKİKAT KANLA YAZILACAK!

İtalya’nın soylu ailelerinin ihanetine uğrayan genç bir adam destansı bir intikam yolculuğuna çıktı. Yozlaşmanın kökünü kazımak ve ailesinin onurunu temizlemek için Assasin sanatını öğrenecekti.
Yolculuğu boyunca Ezio, Leonardo da Vinci ve Niccolò Machiavelli gibi büyük zihinlerin bilgeliğinden yararlanacaktı – çünkü hayatta kalması, yaşamına rehberlik edecek becerileri edinmesine bağlıydı.
Dostları için, değişimin itici gücü olarak özgürlük ve adalet uğruna savaşacak; düşmanları içinse kendini İtalyan halkını sömüren diktatörleri yok etmeye adamış bir tehdit olacaktı.
Güç, intikam ve komplonun destansı hikâyesi başlıyor.


Bilgisayar oyun dünyasını kasıp kavuran seri ASSASSIN'S CREED artık Türkçe roman olarak Epsilon'da...



Serinin şimdilik 6 kitap olduğunu belirtmekte fayda var. Epsilon umarım bizi şaşırtarak yazarın hızına yetişir:




Geçenlerde Facebook'ta çıkmayan serilerin devam kitapları üzerine bir küçük isyanımı dile getirmiştim. Hatta "DUA EDİN DE BANA PİYANGO VURSUN, YAYINEVİ AÇIP ÇATIR ÇATIR ÇIKARTACAĞIM ŞU KİTAPLARI" diye de bir imkansız istekte bulunmuştum. Sonra neden böyle bir blog etkinliği yapmıyoruz dedik. Konumuz "Piyano Vursa da Yayınevi Açsak Hangi Kitapları Çıkarırız?" olsun diye belirlendi. Kitap İklimi'nden çok sevgili kitap kurdu Pınar da bize aşağıdaki görseli hazırladı, ne de harika değil mi?!




Yayınevimin Adı ve Logosu: 

Ağırlıklı Yayın Türü: Tarihi Kurgu (Elbette ki!)

Piyango Vursa Kesin Çıkaracağım Kitaplar:


Nancy Moser – Ladies of History Serisi 2. Kitap - Just Jane (Sadece Jane)


Gurur ve Önyargı, Akıl ve Tutku, Emma… Unutulmaz Bay Darcy ve Bayan Lizzy Bennett… Ve bu harika kitaplar ile karakterlerin yaratıcısı Jane Austen’i Mozart’ın Kız Kardeşi (Gölgede Bir Yaşam) kitabının yazarı Nancy Moser’ın kaleminden okumaya ne dersiniz? Sadece Jane serinin NEDEN KİTAP tarafından bir türlü çıkarılmayan, unutulmuş kitabı. Ben olsam “Sadece Jane” adıyla yayınlardım.

Paulette Jiles – Enemy Woman (Düşman Kadın)


Amerika’daki eyaletler arası iç savaş… Hapishaneye atılan ve ailesinden koparılan bir kadın… Aşk ve Özgürlük… 18 yaşında kaçak bir düşman kadın: Adair Colley. Konu ve kapak sizce de harika değil mi?


Phillippa Gregory – A Respectable Trade (Bir Kölenin Aşkı)


Josiah Cole, bir köle taciri… Frances Scott ise toplum gözünde onun için en uygun eş adayı. Scott-Cole evliliği zengin bir servet ile değer buluyor. Ancak Afrika’daki Yoruba Krallığından koparılmış köle Mehuru ile Frances’in arasında gelişen aşk tüm dengeleri alt üst ediyor.


Julie Klassen - The Apothecary's Daughter (Eczacının Kızı)


Yıllar önce kaybolan annesinin anılarıyla dolu olan bir kız; Lilly. Londra’ya annesine dair ipuçları bulmaya giderken yeni yeni keşfedeceği birçok şey –aşk mesela- onu geçmişin karanlık anılarından kurtarabilecek midir?


Jonathan Kemp – London Triptych (Erkeklerin Tutkusu)


1890: Jack Rose, Londra’da Alfred Taylor ile erkeklerin tutkusunu gidermek için kiralık bir fahişe olarak çalışmaya başlar. İşte burada ünsüz-ünlü Oscar Wilde ile tanışır ve aralarında bir çekim oluşur.
1950’ler ve 1980’ler: David ve Colin… Eski aşıklar…  İhanet… 30 yıl sonra hapishaneden çıkış ve iki dönemin politikası ile birlikte yıllar sonra bir kez daha kesişen yollar… Bir tablo, Colin Read’in elinden çıkma: Londra’dan Üç Hikaye.


Elizabeth Gilbert - The Signature of All Things (Alma’nın Dünyası)


1700’lü yılların başarılı ve zengin tüccarı Henry Whittaker’ın zeki ve meraklı kızı Alma Whittaker ve onun hayallerinin peşinde giden ressam Ambrose Pike’a aşık olması. Güney Amerika’nın dönemdeki atmosferi ile dünyanın değişmesine tanık olan karakterler… Gilbert oldukça ilgi gören bir roman yazmış, kesinlikle çıkarırdım.


Kathy Hepinstall – Blue Asylum (Mavi Duvarlar)


İç Savaş dönemi Amerikası’nda yargılanan ve deli olduğu kararına varılıp akıl hastanesine yatırılan bir kadın; Iris. Iris ise asıl suçlunun kocası olduğunu bilmektedir. Sorun şu ki deli ve katil olmadığını nasıl kanıtlayacaktır? Yardımına eski asker Ambrose Weller koşacaktır. Iris için özgürlüğü artık iki kat daha önemlidir.



Benedict & Nancy Freedman – Mrs. Mike (Kuzeyli Bayan Mike)


Kanada’nın vahşi doğasında içleri ısıtacak bir aşk ve cesaret hikayesi. Çavuş Mike Flanagan ile genç Bayan Katherine Mary O’Fallon’ın aşkı birçok okuru kendine hayran bırakmış, sırf meraktan yayınlardım bunu da J

Denise Giardina – Emily’s Ghost (Emily’nin Hayaleti)


Emily Bronte’yi hepimiz bilir ve birçoğumuz da çok severiz. Hayatının karanlık ve kasvetli olduğunu da biliriz. Ancak Emily de mutlu olmayı isteyen bir kadındı, her ne kadar trajedi peşini bırakmamış olsa da. Onun hakkında yazılan bu ilginç kitabı okumaya ne dersiniz? Emily’nin Hayaleti size Emily’nin hikayesini Giardina’nın kurgusu ile veriyor.

Eleanor Catton - The Luminaries (Esinler)


 Catton, bu kitabı ile 2013 Man Booker ödülünü kazandı. Tamı tamına 848 sayfalık dev bir kitap bu.  Konu kısaca 1866'da Walter Moody adlı karakterin Yeni Zelanda'ya altın arama ve zengin olma hevesiyle gidip çeşitli olayların içinde yer almasını konu ediniyor. Dönemin şartları kitapta gerçekçi bir şekilde yer almış görünüyor.

Diğer blogların cevapları için onları ziyaret etmeye ne dersin?: Kitap İklimi ve Minik Bir Düş



Katılmak isteyenler bloglarıyla ya da bireysel cevaplarla bu yazının altına katılabilirler, hem de harika olur. Hadi bakalım, içinizdeki yayıncıya ses verin ;)








Carolyn Meyer - Genç Soylular Serisi 2. Kitap - İsyan ve İhanet




İngiltere tarihinin en güçlü Kraliçesi Elizabeth’in hikâyesi...


Elizabeth Tudor’un gençlik yılları, prenses masallarına pek benzemiyordu. Babası, VII. Henry, Elizabeth’in annesini idam ettirmiş; kıskanç ablası Mary onu Londra Kulesi’ne sürgün etmiş ve tek aşkı, ona taht mücadelesi uğruna ihanet etmişti.



Genç Elizabeth’in dilinden anlatılan bu heyecan dolu roman, İngiltere’nin en güçlü hükümdarı olacak olan azimli bir kız ile onu durdurmak için her şeyi yapan kardeşi arasındaki derin rekabeti gözler önüne seriyor.



Daha önce 6. Kitap olan Marie Antoinette çıkmıştı; Epsilon her zamanki gibi sıra gözetmeksizin çıkarıyor serileri. Allahtan bu seride sıra önemli değil. 



Stella Duffy - İmparatoriçe Teodora Serisi 2. Kitap - Mor Kefen





İlk Kitap: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=657837&sa=160447031


Dan Simmons - Kabus



Dünyanın en çok okunan yazarları arasında gösterilen Dan Simmons’ın kitap eleştirmenleri tarafından kült bir şaheser olarak nitelendirilen ünlü romanı ‘KÂBUS’ Türkçede…

Dünyanın iki devi bu kitapta buluştu!
Charles Dickens ve Wilkie Collins

Esrarengiz bir tren kazası
Kadim katedraller, kireç çukurları ve cesetler
Hipnoz, halisünasyon ya da gerçekler
Ve bir hayalet: Drood

Charles Dickens, bir tren kazasında ölümden döner ve yaralılara yardım etmek üzere vagonların düştüğü vadiye inerken karşılaştığı garip görünüşlü, hayale¬timsi bir ‘şey’, hayatının sonuna dek yazarın en büyük takıntısı ve kâbusu olur. Dickens’ın bu kâbusunu paylaştığı tek kişiyse, arkadaşı ve onun gölgesinde kalmaktan muzdarip, afyon bağımlısı yazar Wilkie Collins’tir.

Kabirler, mezarlıklar ve bir cesedin kireç çukurunda yok olmasının ne kadar za¬man alacağına dair giderek artan bir saplantı geliştiren Dickens, dört yıl boyunca yazmaya ara verir ve gündüzleri, halkı dehşete düşüren ürkütücü okumalar yaparken geceleri de Londra’nın en berbat batakhaneleri ile yer altı mezarların¬da dolaşır.

Wilkie Collins’in ağzından anlatılan hikâyede, bir cinayet zanlısı olarak Charles Dickens’ın hayatının son beş yılında, şüpheli cinayetler ve Drood denen yaratığın gizemi adım adım çözülmektedir.

“Simmons: gerilimin efendisi.”
- The New Yorker

“Kâbus, gerilim hikâyeleri arasında bir şaheserdir.”
- Stephen King

Özgün Adı: Drood
Çeviri: Çağdaş Özkan
Tür: Korku - Gerilim
Sayfa: 800
Çıkış Tarihi: 25.02.2014





"Her kim ki çalışamaz duruma gele,
Eşeğe bindirilip köyüne gönderile."





Sayfa Sayısı: 276
Yayın Tarihi: Nisan 2010



Metin Köse, 1960 Devrek doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kozlu’da tamamladı. Fırat Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü mezunu. Çeşitli radyo kanallarında ve TRT-2 televizyonunda ekonomi programları hazırlayıp sundu. Sevgi Öyküleri ve Gülümse adlı şiir albümleri, Bizim Devrek, Emeğin Kenti Zonguldak, Kervan adlı romanları ve Panta Rei-Eleni’ye Mektuplar adlı bir deneme kitabı olan Köse, Mesnevi’yi de sesli kitap haline getirmiştir.



GoodReads'te çok az kişinin okumuş olduğunu görerek şaşırdım bu kitabı. Nedenine gelince Kelebeğin Rüyası ile gündeme gelen II. Mükellefiyet'i merak edenlerin bu kitabı da merak edip okuyacaklarını ya da en azından okuma listelerine alacaklarını düşünmem. Bir tek Konserve Ruhlar blogunun sahibi yorumlamış, şu anda da ben yorumluyorum. 

Kitap ile ilgili olumsuz bulduğum yönleri sıralayayım ilk olarak: Eski Türkçe olduğu için okuması zor, anlatım daha betimleyici, diyaloglar daha yan cümlecikli olabilirdi. Bunlar okuma sürecimi negatif bir biçimde etkiledi. Bunun dışında edisyon vb. her şey yerli yerindeydi, biçimsel olarak iyiydi yani.

Gelelim kitap ile ilgili olumlu yönlere: Birincisi, tarihimizdeki önemli bir konu hakkında ciddi bilgi ediniyoruz. Benim daha önce hiç duymadığım -Kelebeğin Rüyasını da izlemediğim için henüz- bir konu hakkında resmen aydınlandım diyebilirim. İkincisi, konu gerçekten çok dişe dokunur, çok hüzünlü, çok zor okunan ama bir o kadar insanı okumak için teşvik eden bir konu. İnsanı derinden etkiliyor. 

Gelin ilk önce mükellefiyet neymiş onu bir öğrenelim: 1860'lı yıllarda Osmanlı'nın zor dönemlerinde kömüre ihtiyaç duyulur. Ne yapsak ne etsek denir ve bir sivri zekalı Mükellefiyet'i ortaya atar, kabul edilir. Köylüler belli aralıklarda madenlerde devlet için çalışacaktır, köylü dediklerim de 13 yaşından büyük erkekler ha yanlış anlaşılmasın. Ama zamanla bu öyle büyük bir sömürüye, insafsızlığa sahne olacaktır ki köylülere "Allahım yok musun?" dedirtecektir. Üstelik eşkıyalar bir yandan, görevini kötüye kullanan jandarmalar bir yandan Kozlu'daki ve diğer yerlerdeki zavallı köylü halk yüzlerce insanını kaybeder, kimi yaralanır, kimi hasta düşer. Hatta kitapta bir de ismi Yaşar diye bir kadın bile Mükellefiyet'e alınıyor, şaka gibi. Gerçek olmuş mudur bilinmez, amma ve lakin ben bu kitabı okurken çok üzüldüm, çok sinirlendim ve çok etkilendim.

Yazar sonunda bize diyorki; şimdi bile gidip köylüye Mükellefiyet deseniz köylü hemen ah çeker, Ah Kellefiyet der ve anlatmaya başlar zulümleri.

Bu kitabı uzun bir süreçte okudum ama hiç bir zaman bırakayım demedim, aksine konu beni müthiş etkiledi, sadece anlatım  ciddi anlamda zorladı. O da benim Türk ve Osmanlı Edebiyatı'na olan uzaklığım nedeniyle oldu. Yazarın II. Mükellefiyet'i anlattığı Göl Dağı adlı kitabını da okuyacağım, kendisine teşekkür ediyorum bu güzel kitap için.

Kitaba puanım 4 YILDIZ. Okuyun, okutun, ki tarihimizdeki bir kara lekeyi daha hafızalarımıza kazıyalım...